BOZCAADA TENEDOS

ACCOMMODATION on BOZCAADA

GÜRKOL PANSİYON
BOZCAADA'NIN SIRRI
Bozcaada'da, kilisenin hemen yakınlarında taştan bir evin kapısındaki levhada " Sokrat'ın Evi" yazılıdır. Ada'yı gezmeye gelenler bu yazıyı görünce bir an dururlar, bunun o sokrat, yani Eflatun'un hocası Atinalı filozof Sokrates olup olmadığını merak edenlere rastlanır.
Elbette ki, bu evin sahibi Sokrat'ın o Sokrat'la hiçbir ilgisi yoktur. Bu Sokrat hayatının önemli bir bölümünü Bozcaada'da geçirmiş olan Sokrat İncesu'dur. Kayserili bir rum ailenin çocuğu olan Sokrat Osmanlı ordusunda subaylığa kadar yükselmiş, Çanakkale'de çarpışmış, Yemen'de İngilizlere esir düşmüş, sıkı bir Türk milliyetçisidir. Buna rağmen tüm akrabaları büyük mübadelede Yunanistan'a gönderilmiş. Karısı ölmüş, çapkınlıklarıyla ünlü Sokrat adada yapayalnız bir hayat sürmüş.
Asıl sorun en sonunda ortaya çıkmış, şimdi üzerinde levha olan  evde, o levhanın hemen arkasındaki odada ölünce adalılar ne yapacaklarını bilememişler. Vatan, millet, şehitlik nutukları attığı halde, ölmeden önce kelimei şahadet getirmediği için Müslüman hoca onun cenazesini kıldırmıyacağını söylemiş. Kilisenin papazı ise adada hiç kiliseye uğramamış olan bu adama, kökeni ne olursa olsun, tören yapmayı uygun görmemiş. Bu kararsızlık arasında Sokrat Efendi'nin cesedi kokmaya başlayınca, dinsel tören yapmadan defnetmekten başka çare bulamamışlar.
Bozcaada'nın kollektif belleğinde Adanın Rumlarına ilişkin buna benzer daha nice hüzünlü hikayeye rastlarsınız. Bozcaada'nın Rumları ilginç ve farklı insanlardır. Dinle imanla fazla bir ilişkileri yoktur. Kendi aralarında şu fıkrayı anlatmaktan geri durmazlar: Karganın biri İstanbul'da bir kilisede haç biçiminde olan ve içinde şaraplı ekmek bulunan bir kaba konmuş. Bir yandan karnını doyururken bir yandanda kabın içini kirletiyormuş.
Onu yakalayan papaz efendi öfkeyle haykırmış;
Ne biçim kargasın sen? Müslüman olsan şaraplı ekmek yemezsin. Hiristiyan olsan istavrozun içine etmezsin. Olsa olsa
Bozcaada kargası olmalısın sen!
Bozcaada 1912-1923  yılları arasında Yunanistan tarafından işgal edildi. Türk egemenliğine geri dönüşü Lozan Antlaşması'na göre oldu. İstanbul rumlarıyla birlikte, Gökçeada ve Bozcaada Rumlarıda mübadele dışında bırakılmıştı. Ayrıca, Lozan'a göre, bu iki adanın Rum ahalisinin bir çeşit, özerk yerel yönetim biçimi bulunacaktı. Bu madde hiçbir zaman hayata geçirilemedi.
Oysa,
Bozcaada iki topluluk arasındaki ilişkiler açısından gerçek bir barış ve dostluk örneğiydi. Son 500 yıldır Türklerle Rumların iç içe, barış ve huzur içinde yaşadıkları bir yerdi. Bunun nedenleri ve yöntemleri araştırılabilir, "Bozcaada'nın sırrı" incelenebilirdi. Buradan öğrenilenler başka yerlere ders olabilirdi. Nedense işin bu yanı değil, çatışmaya malzeme olacak yanları vurgulandı. Herhalde böylesi daha çok prim getiriyordu.
Birinci Dünya Savaşı sırasında ada nüfusunun 5000'i aştığını -şimdi kışları 2500 dolaylarında- ve bunun üçte ikisinin Rum olduğunu düşünecek olursak, kısa bir sürede adadan ayrılanların ne kadar büyük bir boşluk bıraktıkları anlaşılabilir. Bu boşluğu yaratan nedenler üzerinde biraz durmak gerekir.
İlkin, Türkiye'nin Yunanistan'la olan sorunları nedeniyle ayrılmak zorunda kalmış olsalar da ada Rumlarının Yunanistan'la hiçbir ilgileri yoktu. Bazıları doğru dürüst Rumca bile konuşamıyordu. Daha çok bağcılık ve şarapçılıkla uğraşan, Türklerle iyi ilişkiler içinde yaşayan, "ada" insanlarıydı bunlar.
Kendisine, kale içinde verilen bir Batı müziği konserine niçin gelmediğini sorduğum adalı bir Rum dostum:
Benim ne işim var orada?
Selahattin Pınar çaldımı ki onlar? demişti.
Ama tarihin acı cilveleri bir çoğunu Yunanistan'a göç etmeye zorladı. Atinalıların çok kaba buldukları, dilini yadırgadıkları bu insanlar orada kendilerine yeni bir gelecek aramak zorunda bırakıldılar.
Bozcaada komşu Semadirek kadar dağlık olmasada bu genel nüfus gelgitinden nasibini ala gelmiş. Ege'deki Yunan adalarından insanlar, özellikle gençler, Atina'ya ve başka kentlere göç ediyorlar. Yunan hükümetinin tüm teşvik politikaları onları Batılıların rüyalarını süsleyen bu güzelim adalarda tutmayı başaramıyor.
Bozcaada'nın Türkleride durmadan İstanbul'a İzmir'e ve başka büyük kentlere göç ediyorlar. Aynı nedenlerden; iş, eş, yaş... Atina'dan yada İstanbul'dan adaya gelin getirmek mümkün mü?
Bugün bile hissedilir ama, özellikle 1980'li yıllarda bazı sokaklara derin bir hüzün egemendi. Henüz yazlıkçı İstanbullular boş evleri restore edip doldurmamış, sokaklar bu kadar çiçeklenmemişti. Kalenin arkasında salhaneye doğru giden yolda, deniz kenarındaki bir evin arkasında siyahlar içinde Rum bir madam otururdu tek başına. Tüm akrabaları gittikten sonra, kocamış bir leylek gibi arkada kalmış ve ölümden başka bekleyecek hiçbir şeyi olmayan bir kadın...
Bir ziyaretçi, neden hep çıplak tepeye doğru baktığını, kafasını çevirip denize bakmadığını sormuş ona.
-Denize küsüm demiş. Tüm sevdiklerimi aldı götürdü. Artık onu görmek istemiyorum!
Gidenlerin yerine "karşıdan" köylüler gelmiş başlangıçta. Önce zorlanmış, sonra alışmışlar. Ne de olsa bağlarda her zaman iş var.
İkinci göç dalgasıda İstanbul'dan.
Bozcaada son 20 yıldır İstanbulluları çekiyor. Bunların çoğu adada yazın birkaç ay kalıyor ama yıl boyu yaşayanların sayısı gittikçe artıyor. Aydınlar, büyük kent küskünleri, dinginlik arayanlar, deniz ve dalma meraklıları... Bağcılık ve şarapçılığa ilgi duyanlar...
Ada Rumları için en önemli gün
Ayazma Panayırı diye bilinen 26 Temmuz bayramıdır. Efsaneye göre, o gün orada toplanıp, çalıp söyleyerek, içip dans ederek eğlenmenin amacı Aya Paraskivi'yi anmaktır. "Paraskivi genç ve güzel bir kızken şimdi Göztepe diye bilinen yüksek tepedeki Ayyulas Manastırı'ndan yakışıklı bir delikanlıya aşık olmuş.Paraskivi'nin babası durumun farkına varınca kızını Ayazma'da sıkı bir göz hapsine almış. Aşk ateşiyle yanan kız arada bir Göztepe'ye doğru bakıp derin derin iç geçirir, rüzgarla sevgilisine mesaj göndermek istermiş. Ayyulas da onun için yanıp tutuşrmuş. Ama olmamış. Paraskivi aşk acısıyla ölünce onun büyük aşkının yüzü suyu hürmetine başkalarının dileklerinin gerçekleşmesi için dua edeceklere dilek pınarı yapılmış"    
26 Temmuz'da
Bozcaadalı Rumlar dünyanın dört bir yanından adalarına dönerler. Yemekler yenir, şaraplar içilir, Rumca şarkılar söylenir, danslar edilir.
Bundan yarım yüzyıl kadr önce kasabanın ortasından bir dere geçermiş. Derenin bir yanında Türkler, öte yanında Rumlar otururlarmış. Derenin iki yakasını birbirine bağlayan köprülerden geçiş serbestmiş. Türkler Rum tarafındaki meyhanelere giderlermiş. Düğün ve bayramlarda karşılıklı ziyaretler yapılırmış. Sıkı dostluklar kurulur, uzaktan uzağa aşklar yaşanırmış.
Neden harap bırakıldığını kimsenin anlıyamadığı kilisenin yanından ana meydana kadar inen dere zamanla ıslah edilmiş, içi doldurulup üzeri betonla kaplanmış.
Her şeye rağmen o beton yolda Türk çocuklarının "Dimitri Amca" diye bağırarak ihtiyar bir adama kucak açtıklarını, delikanlı Kosta'nın bir bayram günü "Mehmet Amca'sının elini öptüğünü görebilirsiniz bugün bile. Türklerle rumların bir sırrı paylaşarak yaşadıkları bir mekandır orası; Son ortak mekan.
BU YAZI  HALUK ŞAHİN'İN BOZCAADA KİTABI ADLI ESERİNDEN AYNEN ALINMIŞTIR
INDEX
REZERVASYON
HOŞGELDİNİZ
KONAKLAMA
GEMİ SAATLERİ
RESİMLER
BAĞCILIK
E-MAIL